İMAM HÜSEYİNİN ŞAHADETİ

İMAM HÜSEYİNİN ŞAHADETİ 02 Haziran 2016, Perşembe

İmam Hüseyinin Şahadeti  11 Ekim 2016

Hz. İmam Hüseyin, Ali Asgar’ı da diğer şehitlerin arasına koyduktan sonra, bu acı içerisinde kendi kendine: “Ölüm, utanca düşmekten yeğdir; utanç ise ateşe girmekten beterdir.” diyerek duygularını açığa vuruyordu. Oğulları, tüm yakınları, sevdikleri gözlerinin önünde şehit olmuştu. Süt emer yavrusu kucağında oklanarak şehadet şerbetini içmişti.

Tüm ehlinin, âyalinin tutsaklığa düşeceğini bilen bir kişinin böylesine ayak diremesi, böylesine gücünü kaybetmemesi ne görülmüştü ne de işitilmişti. Sa’d’ın oğlu Ömer, “Bu Ali’nin oğludur, bu Arab’ın en çetin savaşçısının oğludur, onunla teker teker savaşılamaz, dört yandan üzerine saldırın.” diye bağırdı.

Derhal dört koldan Hz. Hüseyin’in üzerine saldırıya geçtiler. Bu arada bir bölüğü de kadınların ve çocukların bulunduğu çadırlara saldırdılar. İmam Hüseyin: “Ey Ebu Süfyan yanlıları! Diyelim ki dininiz yok, âhretten de korkmuyorsunuz, hiç olmazsa dünyada hür olun. Sandığınız gibi Arap’sanız, bari namusa riayet edin; sizinle savaşan benim, kadınlardan ve masumlardan ne istiyorsunuz?” dedi. Bu söz üzerine Şimir: “Doğru söylüyorsun.” diyerek çadırlara saldıranlara mani oldu.

İmam Hüseyin çok susamıştı, düşmanın arasından sıyrılıp atını Fırat’a sürdü; önce atı Zülcenah’ın su içmesini bekledi, “Sen de susuzsun, ben de susuzum; ama sen içmedikçe ben de içmeyeceğim.” dedi. Zülcenah başını suya eğdi, fakat içmedi; döndü Hüseyin’e baktı, gözlerinden yaşlar akıyordu o vefalı hayvanın.

İmam Hüseyin, eğilip bir avuç su aldı, tam içeceği sırada: “Sen su içiyorsun, oysaki şu anda düşman çadırlara saldırıyor.” diye bir bağırış duydu. Avucundaki suyu döküp çadırlara doğru atını sürdü, o vakit anladı ki bu, onun su içmemesi için bir uyarıydı.

Çadırlara kadar varan İmam Hüseyin, ehliyle, âyaliyle bir kere daha vedalaştı: “Tutsaklığa hazır olun, bilin ki Allah sizi koruyacaktır, sakın şikâyet etmeyin, şanınızı alçaltacak sözler söylemeyin, sabredin.” dedi.

Rivâyet edilmiştir ki o sırada günlerdir çadırda hasta yatmakta olan Zeynel Abidin, Ali Asgar’ın da şehit edildiğini görünce, sıranın kendisine geldiğini anlayıp düşe kalka hasta yatağından dışarı çıkıp zırhını giyinmiş, silahlarını kuşanmış, İmam Hüseyin’den savaşa gitmek için izin istemişti. Ancak çok zayıftı, titriyordu. Tam meydana yürüyecekti ki Hz. İmâm Hüseyin: “Ey gözümün nuru!  Şu anda sana şehitlik izni yoktur çünkü Hz. Peygamber’in soyu, yani Ehl-i Beyt’nin devamı sana bağlıdır. Mustafa ve Murtazâ’nın soyunun bekâsı senin sağ kalmana bağlıdır!” diyerek onun savaşa gitmesine izin vermemiştir.

Hz. Zeynel Abidin:  “Ey baba! Ben şahâdet şerbetinden mahrum mu kalacağım?” dedi. Hz. İmâm Hüseyin: “Ey ciğer köşem! Belâ meclisinde şahâdet kadehini içmene henüz sıra gelmemiştir.” Sonra oğlu Zeynel Abidin’i bağrına bastı. Yüzünü yüzüne sürdü, O’na vedâ etti: “Ey gözümün nuru! Sabırı elinden bırakma ki o yol Peygamberlerin ve evliyânın ahlâk yoludur. Eğer bize bu musibet nasip olmasaydı, bizden sonra gelecek Müslüman kimselere, bir belâ inse, onu ilâhi bir gazap diye düşünerek üzüleceklerdi. Ne saâdet ki, belâ bizim yanımızda hakikat ehlinin sevgilisidir. Ve musibetin başa gelmesi ümmetin Allah’tan korkanları için teselli sebebidir.”

Bundan sonra Hz. İmâm Hüseyin, annesinden kalan Mushaf’ı, dedesinden ve babasından kalan mukaddes emanetleri oğlu Hz. Zeynel Abidin’e teslim etti. Bunlar kıyâmet ilmi ve baki ilimlerdi ki bunları imamlardan başkasının muhafaza etmesi mümkün değildi.

Böylece Hz. İmâm, vasiyyetlerini tamamladı ve emanetleri oğluna teslim ettikten sonra “Ehl-i Beyt’e” kadınlarına ve çocuklara “Allah’a ısmarladık” diyerek meydana yürüdü ve tekrar Kûfelilerin karşısına çıkarak:  “Ben Resullah’ın oğluyum, ben Allah’ın velîsi Ali Murtazâ’nın evlâdıyım!” diyerek son bir defa daha zâlimler topluluğuna seslenerek şunları söyledi: “Ey zâlim kavim? Ey gaddar topluluk! O yüce Allah’ın kahredici kahrından çekinin ki O Allah, Firavun’un yanında bulunanları Nil ırmağının selleri içinde boğdu. Fil ashabının askerini Ebabil kuşlarının hücumu ile mağlup etti. Korkun o Allah’tan ki o Cebbar’ın gazabından ki Lut kavmi âsillerinin şehrini darmadağın etti. Nuh oğullarının yurduna ölüm selleri yürüttü. Ey zâlimler! Eğer kazâ dîvânının Hâkimi’ne, Hz. Resul’ün şeriâtına inanıyor ve bunlara boyun eğiyorsanız bu işlerin sonunu düşünün, bu zulümlerden tövbe edin. Bana âmân verin ki bu çocukları, bu kadınları alıp gurbette ayakaltında ezdirmeden Habeş diyarına veya Anadolu’ya gideyim. Bu Arap adası ile Babil topraklarını size bırakayım.”

Hz. İmâm Hüseyin’in bu sözlerinden sonra askerlerinin inançlarını değiştireceğini anlayan Yezîd ordusunun başındakiler: “Ey Hüseyin! Bizim savaşımız Yezîd’in emriyledir. Senin kurtuluşun ona biat etmektir. Ya kabul edip biat edersin ya ölüme boyun eğersin!” dediler. Daha sonra okçulara şu emri verdiler: “Hüseyin’i göz açtırmadan ok yağmuruna tutun!” Askerler de Hz. İmâm’ın üzerine ok yağdırmaya başladılar Hz. İmâm Hüseyin,  meydanda dolaşıp : “Er istiyorum!” dedi ve karşısına çıkanları birer vuruşla öldürdü.

Düşman askeri derhal etrafını sardı, mızrak ve kılıç darbeleriyle onu atından yere düşürdüler. Ömer İbn-i Sa’d, Hz. İmâm’ın yere düştüğünü görünce hemen öldürülmesini istedi. Ömer’den bu emri alan bir Kûfeli asker, Hüseyin’i öldürmek için yanına gitti. O zaman Hz. İmâm Hüseyin: “Ey bedbaht! Beni öldürecek adam sen değilsin. Bu kötü işe kalkışma ki yazıktır. Sonra cehennem ateşine uğrarsın.”O adam ağlayarak: “Ey Resulallah’ın oğlu! Bu halde iken bile hâlâ bize acıyorsun. Hak ehli olduğuna şüphem kalmadı!” dedi ve korkusuzca geriye dönüp elindeki kılıcı Sa’d oğlu Ömer’e fırlattı. Ömer’in adamları koştular, kılıcın ona vurmasına engel oldular ve daha sonra o adamı yaraladılar. O da yaralı bedeniyle Hz. İmâm’ın yanına geldi: “Ey İmâm Hüseyin! Senin için beni şehit ediyorlar!” dedi. Hz. İmâm da: “Mücâhidlerin ameli kaybolmaz!” dedi. Sonra o kişiyi şehit ettiler. Bu olanlardan sonra Enes oğlu Sinan ile Şimir Zilcevşen, Hz. İmâm Hüseyin’i şehit etmek için üzerine yürüdüler. Zalim Şimir, öne atılarak Hz. İmâm’ın karşısında dikildi. Hz. İmâm gözünü açtı: “Ey bahtsız adam! Sana kim derler?” diye sordu. O alçak: “Ben Şimir Zilcevşen’im!” diye cevap verdi. Hz. İmâm: “Zırhının ucunu pis yüzünden çek ki, seni göreyim!” dedi. Şimir, zırhını çekip pis yüzünü gösterdi. Hz. İmâm Hüseyin, o alçağın dişlerinin domuz dişi gibi murdar ağzından dışarı çıkmış olduğunu gördü.

Hz. İmâm: “Resulallah, doğru söylemiş! Bu bir nişânedir” dedi. Gerçekten de Allah’ın Resulü, Hz. İmâm Hüseyin’e rüyasında, onun katilini ve şahâdet vaktini bildirmişti. Şimir, Hz. Peygamber’in tarifine uyuyordu.

Hz. İmâm dedi ki: “Ey Şimir! Benim öldürülmem sana mukadder kılınmıştır. Ama bugün hangi gün ve hangi vakittir? Ve bu ay hangi aydır?”

Şimr bedbahtı: “Bugün on Muharrem, günlerden Cuma günüdür. Vakit de ikindi vaktidir!” diye cevap verdi.

Alçak Şimr, Hz İmâm’ın baş kaldırmasına zaman bırakmadı ve Hz. İmam’ı şehit etti. Hz. Hüseyin’in o andaki durumunu, değerli bir ozanımız İmam Hüseyin’in ağzından şöyle dile getiriyor:

“Cezbe-i aşk-ı ilâhi böyle etti iktiza

Canımı, envalimi, evladımı kıldım feda.

Ta ki, olsun bu vücudum Hakk’a rehnüma”

 

O anda kanlar içerisinde yatan Hz. İmam Hüseyin: “Hükmüne razıyız Allah’ım” diyerek, Allah’tan şükrünü kesmiyordu. Kadınlar ise çadırlardan çıkmışlar, feryad ediyorlardı. Mana âleminde ise Hz. Muhammed, Hz. Ali, Hz. Fatıma, Hz. Hasan ve Hz. Hatice, tüm bu olanlara için için ağlıyorlardı. O anda arş titremiş, melekler feryat etmişti. Güneş utanmıştı parlamaktan. Sema kan rengine bürünmüştü. Orada, Fırat’ın kenarında insanlığın en yücesi, kâinatın varlık sebebi, olan Hz. Hüseyin; zalim Yezid’in ve hain uşakları tarafından şehit edilmişti. Fırat’ın suları ağlıyordu, Kerbela’nın kızgın kumları ağlıyordu, çöl ağlıyordu, kâinat ağlıyordu.

İMAM HÜSEYİN’İN KIZI HAZRET-İ SAKİNE’NİN FERYADI

İmam Hüseyin’i şehid ettikten sonra Şimir, emir verdi: ”Çadırları ateşleyin, yakın” dedi. Bu emri alan askerler, derhal çadırları ateşe verdiler. Çadırların ateşe verildiğini gören İmam Hüseyin’in arkada bıraktığı acılı Ehl-i Beyt hanedanı, çığlıklar içersinde çadırları terk etmeye başladılar. O vakit İbni Ziyad’ın askerleri arasında bulunan Ravi adında bir asker, bu olayı şöyle anlatıyor: “Gördüm ki uzun boylu bir hanım, attı kendisini yanan çadırın içersine, fakat perişan bir halde eli boş olarak geri döndü. İkinci defa yine attı kendisini yanan çadırın içine, yine perişan bir halde boş döndü, üçüncü defa yine attı kendisini yanan çadırın içersine.

Ravi, şöyle devam ediyor: “Ben o zaman kendi kendime, herhalde bu hanımın çok kıymetli mücheverleri veya buna benzer bir şeyi var ki, canını hiçe sayarak, defalarca yanan çadırın içersine girip, eli boş çıkıyor” diye düşündüm. Daha sonra gördüm ki, hanımın kollarında gencecik bir civan var. Uzun boylu hanım, yani Hz. İmam Hüseyin’in kız kardeşi Zeyneb-i Kübra, delikanlının kollarından tutmuş, ayakları yerde sürüye sürüye yanan çadırın içersinden genç bir delikanlıyı dışarı çıkardı. Daha sonra öğrendim ki, bu genç delikanlı, Hz. İmam Hüseyin’in oğlu Zeynel Abidin idi. Zeynel Abidin, hasta idi, dermansız kalmıştı, tüm yakınları ile birlikte canı kadar sevdiği babası İmam Hüseyin, en son olarak gözleri önünde şehit edilmiş, cansız bedeni kanlar içersinde yatıyordu. Zaten zayıf olan bedeni, bu gördükleri karşısında tamamen kuvvetten düşmüş, yanan çadırın içersinden kendisini dışarı atamamıştı. İşte uzun boylu hanımın kendi canını hiçe sayarak defalarca yanan çadırın içersinden çıkarmaya çalıştığı, Zeynel Abidin idi.”

Ravi, şöyle devam ediyor: “Tam o sırada gördüm ki bir kız çocuğu, eteğinin ucundan ateş almış ağlıya ağlaya meydanın ortasına doğru koşuyordu. Kızı bu vaziyette görünce, içim dayanmadı; derhal sürdüm atımı, kızdan tarafa ama bir an için kızı göremedim. Daha sonra baktım ki kız çocuğu, atımın ayakları arasında büzülmüş, esen rüzgârdan sallanan ağaçtaki yaprak gibi titriyordu. Atımdan inip, kızın yanan eteğini söndürdüm; baktım ki,  susuzluktan dudakları çatlamıştı. kırbamdaki suyu kıza verdim, “al iç bu suyu” dedim. Baktım ki kız suyu içmeyip, eteğinin altına sakladı. Bu durumu görünce kıza, “Ne için içmiyorsun” diye sordum.

Kız, bana: “Şu anda günlerdir çadırlarda bir yudum su içmeden yatan hasta bir kardeşim var, bu suyu ona götüreceğim” dedi.

Ravi: “Kızım, sen bu suyu iç, su yasağı kalktı artık” diyerek, kızın suyu içmesini istedim. O küçük kız, benden bu haberi duyuca, “ey iyi yürekli! Atam Hüseyin’e su verip mi şehit ettiler, yoksa vermeden mi şehit ettiler?” diye sordu.

Ben: “Atan Hüseyin’e su vermediler, susuz şehit ettiler onu” dedim.  O vakit küçük kız, kırbadaki suyu yere döküp, “Ben bu suyu içemem” dedi ve yüzünü meydana doğru çevirip, bir müddet baktıktan sonra koşarak meydanın ortasına vardı ve kanlar içersinde yatan şehitlerin arasında babasını bulmaya çalıştı, ama bir türlü onu tanıyamadı. O vakit: “Ya baba! Ya Hüseyin!” diyerek, yüksek sesle ağlayarak babasını çağırmağa başladı.”

Ravi, devam ediyor: “O vakit gördüm ki İmam Hüseyin: “Kızım! Beni çukur bir yere bıraktılar, sesimin geldiği tarafa gel” diye kızına sesleniyordu. Sakine ağlayarak, attı kendisini sesin geldiği tarafa ve doladı kollarını, babasının başsız bedenine. Daha sonra Sakine, bir an için ellerini babasının bedeninden çekip, şöyle seslendi: “Ey Babacığım! Eğer sağlığında yaptığın gibi beni tekrar bağrına basmazsan, belki sana kalbim kırılabilir.” Sakine’nin bu feryadını duyan İmam Hüseyin, doladı kollarını, kızı Sakine’nin boynuna ve bastı onu bağrına. O vakit Sakine: “Ey babacığım! Beni bu yaşımda öksüz koydular, beni dövdüler ve bizleri çok incittiler” diyerek, babasına şikâyette bulunuyordu. Tam bu sırada kan içici Şimir, Raciz adındaki bir meluna emir verdi: “Git o yetimi babasından ayır” dedi. 

Raciz melunu, gidip ne kadar uğraştı ise de Sakine’yi babasından ayıramadı. Şimir, tekrar seslendi, Raciz’e: “Vay olsun sana, yazıklar olsun sana ki, küçücük bir çocuğu babasından ayıramadın.” Melun Raciz: “Ey zalim! Ben aciz kaldım, kızı babasından ayıramadım” dedi. O vakit Şimir: “Gör bak şimdi ben onu nasıl ayıracağım babasından” diyerek, gelip Sakine’yi babasından ayırmak istedi, kaç defa denedi ise de Sakine’yi babasının bedeninden ayıramadı. Bu defa İmam Hüseyin’in elinin üstüne vurmağa başladı ise de İmam, yine elini kızının üstünden çekmedi. Bu durumu gören zalim Şimir, bu defa elindeki kamçıyı kaldırıp, Sakine’nin başına vurmaya başladı. Sakine tekrar: “Baba, bu zalim beni yaraladı, canımı yaktı” diyerek, tekrar ağlamağa başladı. O vakit, Sakine’nin o haline arşın sakinleri olan tüm melekler ve Peygamber ağladı; Ali ağladı, Zehra ağladı ve Fatıma ağladı. Sakine: “Ey Şimir! Ne olur, beni babamdan ayırma; seni tekrar babama şikâyet etmekten vazgeçtim” dedi ise de. Şimir, Sakine’nin bu teklifini de kabul etmedi. Sakine tekrar: “Bunu kabul etmiyorsan, bırak ta kardeşim Ali Asgar’ı ziyaret edeyim” dedi. Şimir, Sakine’nin bu teklifini kabul etti. Sakine, Ali Asgar’ın o kanlı kundağını, bağrına  bastı

KERBELA OLAYI İMAM HÜSEYİN’İN KADERİ MİYDİ?

Her şey tamamen Allah’ın iradesi ile meydana gelir. Örneğin: Bizim ne zaman ve nasıl bir anne-babadan doğacağımız, beyaz mı, siyah mı, Hristiyan mı, Yahudi mi, Müslüman mı olacağımız ve ne vakit öleceğimiz. Ayrıca nasıl bir evlilik yapacağımız, kaç yıl yaşayacağımız ve buna benzer “gaybe ait olaylar”, bizim irademiz dışında gelişirler.

İkincisi ise bizim irademiz dâhilinde meydana gelen olaylardır. Burada bizim, yani insanın kendi aklını kullanarak, iyiyi ve kötüyü seçme şansı vardır. Örneğin: Adam öldürmenin, hırsızlık yapmanın, yalan söylemenin ve bunlara benzer şeylerin kötü fiiler olduğunu bildiğimiz için yapmayız. Zorda kalan bir kimseye yardım, fakiri-fukarayı gözetmenin, büyüklere gösterilen saygının örnek bir davranış olduğunu bildiğimiz için yaparız. Yine hastalandığımız zaman doktora gider, tedavi oluruz, bir salgın hastalık baş gösterdiğinde karantina uygular, gerekli aşıları yaparız. “Bunlar bizim kaderimizmiş” diyerek, beklemeyiz. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

Şimdi gelelim gerçek konumuza, acaba Hz. İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket, yani Kerbela olayı, bu iki türlü kader tanımından hangisine uygun idi? İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket, hesapsız, plansız, bilinçsiz bir hareket miydi? Yoksa planlanmış, kararlı, bilinçli dört-dörtlük bir inkılâp mıydı? Hz. İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket, bir kutsal diriliştir, bir ayağa kalkıştır, kısacası bir uyanıştır. Bundan dolayı da bu olayda kader denilen olayın her ikisi de mevcuttur.

Birincisi: Hz. İmam Hüseyin doğduğu zaman, Cebrail’in Hz. Peygamber’imize gelip, Hüseyin’in doğumunu kutladığı, aynı zamanda baş sağlığı dilediği pek çok kaynakta ifade edilmektedir. Ayrıca doğumundan şahadetine kadar,  Hz. İmam Hüseyin’in “Kerbela” meydanında şehid edileceği, dedesi Hz. Peygamber efendimiz tarafından defalarca dile getirilmiştir. Peygamber efendimiz, tarafından defalarca dile getirilen ve gerçekleşmesi muhtemel olan bu olay, Allah’ın iradesi doğrultusunda olması gerekendir.

İkincisi: Hz. İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket, dedesi Muhammed Mustafa’nın ve babası Aliyye’el Mürteza’nın getirmiş olduğu İslam’ın değerlerini, İslam’ın özünü korumak içindi. Bunun için İmam Hüseyin, her şeyi göze alıp Yezid’e biat etmemişti. Hz. İmam Hüseyin, bu yolu seçmekle; Yezid’in gerçek yüzünü göstermiş, Peygamber soyuna ve getirmiş olduğu dinine karşı reva görülen zulümleri, bir bir, safha safha gözler önüne serip göstermişti. Yine İmam Hüseyin, bu yolu seçmekle Ümeyyeoğullarının, sözde inanmış ve Müslüman görünenlerin gerçek yüzlerini, zulümlerini; tarihe kanlı bir sayfa olarak geçirmiştir. Tüm bunlar İmam Hüseyin’in kendi iradesi doğrultusunda aldığı kararlardır.

Görülüyor ki, İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu hareket, öyle rast gele bir hareket değildir. İmam Hüseyin, suya düşüp akıntının seyrine kapılıp giden bir yaprak gibi, kendisini bu akıntının seyrine bırakmamıştır.”Benim kaderim, bu imiş” diyerek, her şeyden vazgeçmemiştir. Bunu da şuradan anlıyoruz ki,  yanında bulunanların hiç birine zarar gelmesini istememiştir. İnandığı yolda emin adımlarla ilerlemiştir. Böylece hem ilahi takdire karşı gelmemiş, hem de kendi iradesini sonuna kadar kullanmasını bilmiştir. Bu da gösteriyor ki, İmam Hüseyin, bu işe kalkışırken, başından sonuna kadar tüm olacakları biliyordu ve tüm hazırlıklarını buna göre yapmıştı. Hiçbir şeyi şansa ve kadere bırakmamıştı…

İmam Hüseyin, henüz yoldayken şair Ferezdak, ile karşılaşır. Ferezdak:

“Ey Hüseyin! Gel vazgeç! Küfelilerin dili senden yana, kılıçları ise Yezid’den yanadır” diyerek, kendisini uyarmıştı. Ama İmam Hüseyin; “ Ölüm, zilleti kabul etmekten evladır” dedikten sonra: "Ey Allah’ım!  Sen biliyorsun ki, benim bu hareketim, herhangi bir saltanat ve dünya malı elde etmek için değildir. Benim bu hareketim, İslam’ın değerlerini korumak, senin dininin gerçeklerini ortaya koymak, beldelerinde ıslahat yapmak ve mazlum kullarını kurtarmak için yapılan bir harekettir" diyerek, ne yapmak istediğini çok açık olarak dile getirmiştir.

Hz. İmam Hüseyin’in yol boyunca, muhtelif duraklarda yaptığı konuşmalarını,  ayrıca Kerbela’da iken Küfelilere yaptığı konuşmalarını, ele aldığımızda bu hareketin, dört-dörtlük bir İslam’î inkılâp olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İmam Hüseyin, yol boyu, Kûfe tarafından gelenlerden Kûfe halkının kendisine ihanet ettiğini, Müslim Akiyl’i şehit ettiklerini öğrenmişti. Edindiği bu bilgilerden sonra yanında bulunan sadık dostlarına: “Sizlerin üzerinizdeki hakkımı, biat’ımı kaldırıyorum ve teşekkür ediyorum. Hepinizden razıyım. Bunların davası benimle, siz benden ayrılıp gidebilirsiniz. Ne ben engel oluyorum ne de düşman,  hangisini isterseniz seçin, serbestsiniz” diyerek, onları kendi iradelerine bırakıyordu.

İmam Hüseyin bunları söylüyordu, çünkü o bu hareketin sonucunu çok iyi biliyordu. Bunun için, “ben, hiçbir zaman sizi mecbur etmiyorum, gecenin karanlığından faydalanıp gidebilirsiniz” diyerek, onları bu felaketin dışında tutmak istiyordu.

İmam Hüseyin’in bu sözlerinden sonra onun sadık dostlarından bazıları,  bunu bir fırsat bilip gittiler. Ancak Müslim ibni Avsace: “Ey Ebu Abdullah! Eğer beni yetmiş kere öldürüp yaksalar ve sonra yine diriltseler, yine de son nefesime dek senden ayrılmam; oysaki sadece bir kere öldürülmek var ve senin için öldürülmek, sonsuz bir yücelik ve keramettir” diyerek, düşüncelerini dile getiriyordu.

İşte pek çok kime, Avsace’nin söylediği gibi düşünüyor ve bu düşündüklerini açık açık söylüyorlardı.  Bundan dolayıdır ki, bu vefekâr kimselerin bu hareketi, tarihe bir vefa borcu ve fedakârlık örneği olarak, altın harflerle yazılmıştır… Görüldüğü gibi Kerbela şehitlerine değer verilmesi de bu yüzdendir. Çünkü onlar, kendisiyle kalıp mutlak ölümü yaşamaları için zorlanmamıştır. Zaten zorlamayla olan bir şahadetin değeri de yoktur.

Bazı kimseler, “eğer Kerbela olayı, Hz. İmam Hüseyin’in kaderi ise, o vakit Yezid’in suçu nedir?” diye soruyorlar. Yukarıda iki türlü kader olduğunu söyledim,  dir. Ancak Yezid, kendi iradesine bağlı olan ve yukarıda verdiğim 6 ve 7. Kur’an ayetleri doğrultusundaki ikinci “kaderi”, yani kendi hür iradesini yanlış olarak kullanmıştır, seçimini yanlış yere kullanmış. Böylece Allah’ın, “Eğer seni ve Ehl-i Beyt’ini,  yaratmayacak olsaydım, bu âlemleri yaratmazdım” dediği Hz. Peygamber’in göz bebeği, oğlunu, İmam Hüseyin’i şehid etmiştir. Bilindiği gibi İmam Hüseyin, “Rahim” sıfatına maliktir. Yezid, bu hareketiyle rahim sıfatını ortadan kaldırdığı için bu dünya arsasına bir daha rahimden gelemeyecektir. Bu da ebedi olarak cehennemlik demektir.